Hakkımızda | İletişim  








Şahitliği gizlemeyin. Her kim şahit olduğu gerçeği gizlerse, şüphesiz ki onun kalbi günahkârdır

(Bakara, 283)

 
 
 


 
 

Mustafa Şimşek   618

İHTİLAF AHLAKI

MUSTAFA ŞİMŞEK

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki; hak ile batılın, tevhid ile şirkin ve bunların müntesiplerinin mücadelesi ilahi sünnetin yansımasıdır. Allah (Subhanehu ve Teâla) imtihanımızı bu savaş üzere bina etmiştir. 

وَكَذَلِكَ‭ ‬جَعَلْنَا‭ ‬لِكُلِّ‭ ‬نَبِيٍّ‭ ‬عَدُوًّا‭ ‬مِّنَ‭ ‬الْمُجْرِمِينَ‭ ‬وَكَفَى‭ ‬بِرَبِّكَ‭ ‬هَادِيًا‭ ‬وَنَصِيرًا

“İşte böyle; biz, her peygambere suçlu-günahkârlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.” (FURKAN,31)

Allah (Subhanehu ve Teâla) kendisinin ve bizim düşmanlarımız olan kâfirlerden şöyle bahsetmektedir: “Onlar hep sizinle savaşacak ve güç yetirebilirlerse sizi dininizden vazgeçirmek için uğraşacaklar.” bu ve buna benzer ayetlerden yola çıkarak iman ile küfrün, tevhid ile şirkin yani Müslümanlar ile kâfirler arasında tarihin her döneminde cereyan eden savaşın kıyamete kadar devam edeceğini söyleyebiliriz. 

Bu nedenle bugün Müslümanlar ile Haçlılar ya da Müslümanlar ile Rafıziler arasında devam eden savaşı dinde yerilen ihtilaf kapsamında değerlendirmemek gerekir. Bu savaş tarihin her döneminde cereyan eden hak-batıl mücadelesinin günümüzdeki yansımasıdır. Kabul etmeyeceğimiz edemeyeceğimiz ihtilaf bu değildir. 

Asıl şaşılan ve asıl endişelenmemiz gereken, Müslümanların kendi aralarında ihtilaf etmeleri ve meşru ihtilaflarda birbirlerini mazur görmemeleri ve bu nedenle düşmanları karşısında darmadağın olmalarıdır. 

Bugün Müslümanlar arası yaşadığımız ihtilafların ekserisi maalesef dinin meşru gördüğü mevzular etrafında cereyan etmektedir. 

Dinin asıllarını ihtilaf mahalli yapmak nasıl büyük bir zulüm ise dinin değişkenlerini sabit kabul edip, bu alanda ihtilafı hiçbir şekilde kabul etmemek de aynı şekilde zulümdür. Çünkü zulüm “bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymaktır.”

Dinde yerilen ihtilaf tefrikaya düşüren, Müslümanların gücünü zayıflatan ihtilaftır. Yoksa füru meselelerdeki ihtilaflar, birçok âlimin değerlendirmesi ile rahmettir. Nitekim bu konuda Raşid Halifelerin beşincisi sayılan Halife Ömer b. Abdülaziz’in (Radıyallahu anhu); “Sahabe ihtilaf etmeseydi ben buna sevinmezdim. Onlar ihtilaf etmeselerdi, bize ruhsat kapıları da kapanmış olurdu.” sözü, salih selefimizin ihtilaflar konusundaki tutumlarını gösterme açısından önemlidir.

Meşru ihtilaflar, Halife Ömer b. Abdulaziz’in de dediği gibi ruhsat kapılarını açar. Bu bağlamda İslam tarihini incelediğimizde bizatihi sahabelerin de (radıyallahu anhum) kendi aralarında ihtilaf ettiklerini ve Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) onların bu ihtilaflarına şahit olması ile birlikte iki tarafı da mazur gördüğü hatta iki tarafın da yaptığı ameller nedeniyle sevap elde ettiklerini söylediğini görmekteyiz.

  Nitekim Ben-i Kureyza Gazvesi’nde sahabenin (radıyallahu anhum)  Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hiç kimse Kureyzaoğulları yurduna varmadan önce ikindi namazını kılmayacak!” emrini birbirlerinden farklı yorumlamaları ve Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) iki tarafın yaptığının da doğru olduğunu bildirmesi, bunun en güzel örneklerindendir. 

İhtilaf, sahabeden itibaren var olan ve rahmet olarak değerlendirilen bir durumdur. Ama aynı şekilde, vahdeti muhafaza etmek adına itina göstermek de bir sahabe erdemidir. Nitekim Abdullah b. Mesud (Radıyallahu anhu) bir hac döneminde, namazın kasr edilip edilmeyeceği konusunda Hz. Osman (Radıyallahu anhu) ile tartışır. Sonunda Hz. Osman’ın görüşüne uyar, namazı kısaltmadan tam olarak kılar ve der ki: “ihtilaf hayırdır, hilaf şerdir.” 

Aynı şekilde, mezhep imamları başta olmak üzere, selef asrının müçtehid imamları da kendi aralarında ihtilaf eder fakat bu ihtilaflarında birbirlerini mazur görürler ve bu ihtilaflarını tefrikaya çevirmezlerdi. İmam Ahmed ile İmam Şafii (rahimehumallah) arasında namaz kılmayanın tekfiri meselesinde ihtilaf olmasına rağmen bu ihtilaflarını ayrılık konusu etmezler ve yaşadıkları müddetçe birbirlerini hep hayır ile yad ederlerdi. Nitekim İmam Ahmed’in İmam Şafii hakkında söylediği ‘Kırk seneden beri her kıldığım namazda mutlaka İmam Şafii’ye dua ederim; zira Allahu Teâla ona ilim kapısını açmış ve onu fıkıh ilminde başarılı kılmıştır.’ sözü, ihtilaf ile birlikte insafın en güzel örneklerindendir. 

Tabiin asrının büyük imamlarından İmam Tavus (rahimehullah); “Irak ehlinden olan kardeşlerimizin durumları ne gariptir. Haccac’ı Müslüman diye isimlendirmektedirler.” der. İmam Tavus, Haccac’ı bizatihi tekfir etmesine ve tağut olarak nitelendirmesine rağmen Haccac’ı tekfir etmeyen Irak’ın müçtehidlerinden, kardeşlerimiz olarak bahsetmektedir. Haccac’ın tekfiri konusunda Tabiin neslinin imamları ihtilaf etmişler ve bu ihtilaflarında İmam Tavus örneğinde olduğu gibi birbirlerini mazur görmüşlerdir. Muhakkak ki bu, onların ilimlerinin ve insaflarının ne kadar geniş olduğunu göstermektedir.  

Nitekim İmam Ebu Hanife’nin oğluna tartışma üslubuna dair yaptığı şu tavsiyesini her birimiz hayatımızda mihenk taşı edinmeliyiz: “Evlâdım, bizler münazarada biri ile konuşurken, arkadaşımızın ayağının hak yoldan kayması endişesiyle, her birimizin başı üstünde uçmasından korktuğumuz bir kuş varmış gibi davranır, ona göre hesaplı konuşurduk. Hâlbuki sizler konuşurken, münazara ederken, her biriniz arkadaşınızın ayağının kaymasını (sapmasını) istiyorsunuz. Bu, arkadaşının kâfir olmasını istemek gibidir. Kim de arkadaşının kâfir olmasını isterse, arkadaşı kâfir olmadan kendisi kâfir olur.” 

KİMİNLE TARTIŞSAM ONA ŞÖYLE DUA EDERDİM:

ALLAH'IM, EĞER BEN HAKLI İSEM; BU HAKKI, KARDEŞİMİN DE KALBİNE İLKA ET!

EĞER O HAKLI İSE, BENİ HAKLI OLANA TABİ EYLE.

İmam Şafii (Rahimehullah)

 

Oysa bugün Müslümanlar kendi meşreplerinden olmayan, kendi medreselerine veya derneklerine devam etmeyen kardeşlerini öteliyor, yer yer onları kâfirlikle itham ediyorlar. İlmin hiçe sayıldığı, ilim ehlinin değerinin düşürülmeye çalışıldığı günden bu yana bu kısır döngü içindeki bocalama devam ediyor.

İslam coğrafyasında özellikle Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekildiği şu son yüzyılda Müslüman halklar acının, işkencenin envai çeşidini tattılar. Çocukları öldürüldü, ırzları çiğnendi, toprakları yağmalandı, kendi öz kaynakları batılı düşmanlarına peşkeş çekildi. 

Müslümanlar olarak bu yangını söndürmek için uğraşmamız, yanan evi söndürmeye çalışmamız gerekirken evin önünde kavgaya tutuşuyoruz. Bu arada ev, içinde ehlimiz ile birlikte yanıp kül oluyor.

Müslümanlar olarak şunu bilmeliyiz ki, dinin içtihad alanına giren meselelerdeki ihtilaf, ümmetin bin küsur yıldır kaçamadığı bir olgudur. Ümmetin selef zamanından itibaren ihtilaf ettiği meseleleri ayrılık konusu yapmak, ümmetimizin acılarına acı katmaktan başka bir işe yaramıyor.

Ümmetimiz, tarihin çeşitli dönemlerinde aynı acı tecrübeleri aynı şekilde yaşadı. Bu dönemlerde yaşayan rabbani âlimlerin tavırlarını tespit edip günümüz vakıasına uygulamak zorundayız. 

İbn Kudame el Makdisi, yaşadığı yüzyılın en büyük âlimlerindendi. Selef menhecine bağlı bir âlim olarak, kelama ve Eşariler’e muhalefeti ile bilinmektedir. Allah’ın İsim ve Sıfatlarını te’vil edenlere, kelam kitaplarıyla iştigal edenlere, genel olarak kelamcı ve tasavvufçulara karşı reddiye amaçlı birçok eser kaleme almıştı. Fakat Haçlılar Şam’a saldırdığında ve bizzat kendisi de Eşari olan Selahaddin Eyyubi, halkı, Haçlılara karşı cihada davet ettiğinde, onun davetine icabet edenlerin ilki İbn-i Kudame el-Makdisi olmuştu. Dımeşk’ten ayrılarak Kudüs’ü fethetmek için yola çıkan Selahaddin Eyyubi’nin ordusuna katılmış ve Hicri 573 yılında vuku bulan Kudüs’ün Fethi’nde bizzat yerini almıştı.

Yine Şeyhülislam İbn-i Teymiyye, kendi asrında selef akidesinin temsilcisi olması ve dönemin Eş’ari âlimleri ve yöneticileri ile büyük bir mücadelenin içinde olmasına ve bu mücadelesi neticesinde dönemin Eşari âlimleri ve yöneticileri tarafından zulme maruz bırakılmasına rağmen, Moğollar Şam’a saldırdığında, Moğollara karşı cihad fetvası vermiş ve Eşarilerle olan ihtilafını bir köşeye bırakarak Moğollara karşı onlarla aynı safta savaşmıştı.

Rabbani âlimlerden olduğunu düşündüğümüz âlimlerimizden biri ihtilaf ahlakıyla alakalı şu altın sözleri söyler: “Hasımlarımıza karşı küfür ve iman sancağını havada tutmamız doğru değildir! Şayet bu sancağı İmam Şafi İmam Malik’e, İmam Malik İmam Ebu Hanife’ye karşı kaldırsaydı sonuç afet, musibet ve tekfir olurdu.”

Evet, gerçekten de bizim bugün hasımlarımıza karşı kaldırdığımız itham sancaklarını salih selefimiz birbirlerine karşı kaldırmış olsalar sonuç yıkım olur ve ümmet bir daha bir araya gelemezdi. Oysa onlar dinin ana meseleleri olan iman ve küfür meselelerinde hiçbir şekilde ihtilaf etmemişler, dinin aslından olmayan ve yoruma açık meselelerde birbirlerini mazur görmüşlerdi.

Biz Müslümanlar aynı binanın, yani tevhid binasının sakinleriyiz. Müslümanların dört taraftan kuşatıldığı, toplu kıyımlardan geçirildiği ve ümmetin dört bir yanından “Ey Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların feryadı doldururken biz, hala kendi aramızda nazari meselelerde ihtilaf ediyoruz. 

İhtilaflarımızı tefrikaya dönüştürdüğümüz müddetçe ümmetimiz aynı acıları aynı şekilde yaşamaya devam edecektir. İhtilaflarını tefrikaya dönüştürenler, Allah yolunda savaşamazlar. Cihad cephelerinde olsalar birbirlerini tekfir edip, öldürmekten çekinmezler. Nitekim maalesef ümmetimizin bugün acı bir şekilde tecrübe ettiği durum da budur. Bin küsur yıldır devam eden ve işin hakikati, pratikte farklı sonuçlara da yol açmayan ihtilafları bir kenara bırakmayı beceremezsek acılarımız daha da katmerlenecektir. 

Allah(Subhanehu ve Teâla) hepimize şu ayetlerinde belirttiği şuura ulaşmayı nasip etsin:

وَاعْتَصِمُواْ‭ ‬بِحَبْلِ‭ ‬اللّهِ‭ ‬جَمِيعًا‭ ‬وَلاَ‭ ‬تَفَرَّقُواْ‭ ‬وَاذْكُرُواْ‭ ‬نِعْمَةَ‭ ‬اللّهِ‭ ‬عَلَيْكُمْ‭ ‬إِذْ‭ ‬كُنتُمْ‭ ‬أَعْدَاء‭ ‬فَأَلَّفَ‭ ‬بَيْنَ‭ ‬قُلُوبِكُمْ‭ ‬فَأَصْبَحْتُم‭ ‬بِنِعْمَتِهِ‭ ‬إِخْوَانًا‭ ‬وَكُنتُمْ‭ ‬عَلَىَ‭ ‬شَفَا‭ ‬حُفْرَةٍ‭ ‬مِّنَ‭ ‬النَّارِ‭ ‬فَأَنقَذَكُم‭ ‬مِّنْهَا‭ ‬كَذَلِكَ‭ ‬يُبَيِّنُ‭ ‬اللّهُ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬آيَاتِهِ‭ ‬لَعَلَّكُمْ‭ ‬تَهْتَدُونَ

“Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz onun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki, hidayete erersiniz diye, Allah ayetlerini işte böyle açıklar.” (Al-i İmran, 103)

Davamızın sonu âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

 

 
  Son Yüklenenler

30.12.2017
Ehl-i Kitap’a Muhalefet ve Yılbaşı - Ebu Lubabe
16.03.2017
Ebu Muhammed el-Makdisi:
16.03.2017
Ebu Katade el-Filistini: “Cihadi akımda olması beklenen değişimler”








02.06.2020

İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.

(Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16)

İnsanların en cahili, ahiretini başkasının dünyası için satandır.

(Ömer radiyallahu anh)