Hakkımızda | İletişim  








Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!

(Araf, 40)

 
 
 


 
 

Salih Seriyye   1186

İKİ DARBE ARASI FETÖ

15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından memleket gündeminin ilk sırasına yerleşen FETÖ hala gündemdeki sıcaklığını koruyor. Bir önceki sayımızda FETÖ’nün kuruluşunu ele almış ve örgütün 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ne kadar geçirdiği evreleri kısaca özetlemiştik. Kuruluşundan itibaren sürekli gücün önünde eğildiğini ve yer yer kendisinden daha güçlü ve daha prestijli cemaatlere yanaşarak kendisine yer edinmeye çalıştığını görmüştük. Yazı dizimizin bu bölümünde ise örgütün 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nde ortaya koyduğu tavrı ve sonrasında bugünkü gücüne ulaşmasının ilk emarelerini gösterdiği 80’li ve 90’lı yılları mercek altına alacağız inşallah.

1970’li yıllar Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nin en çalkantılı yılları olarak da bilinir. Kökü dışarıda olan sol ve sağ grupların çatışması, enflasyon oranlarının sürekli yükselmesi ile birlikte yaşanan ekonomik krizler, alabildiğine uzanan gaz ve ekmek kuyruklarıyla, bu yıllar tarihin en çalkantılı yılları olarak kayda geçmiştir. Sağ-Sol olaylarıyla birlikte can ve mal güvenliğinin kalmadığı bu kaos ortamının oluşmasında kozlarını 3. Dünya ülkeleri üzerinden paylaşan ABD ile SSCB’nin rolü büyüktür. SSCB, Sol grupları finanse ederek Türkiye’yi Batı Bloku’ndan koparmaya çalışmakta, ABD ise ara ara Türkiye’ye uyguladığı petrol ambargolarıyla Türkiye’yi terbiye etmeye çalışmaktadır. Sol grupların harekete geçmesi kaosa, petrol vb. ambargolar ise ekonomik krizlere neden olmaktadır. Bütün bu kaos ortamını uzaktan seyreden ve kendisine “Madem memleket bu kadar büyük bir kaos içindeydi neden daha önce müdahale etmediniz?” diye soran gazeteciye Kenan Evren şu tarihi cevabı vermişti: “Darbenin olgunlaşmasını bekledik” evet, memleket topyekûn bir şekilde şiddet sarmalına girmişken ordu şiddeti bitirmeyi değil, şiddetin daha çok tırmanmasıyla birlikte kurtarıcılığa soyunmayı, en nihayetinde devlet yönetimine ABD adına el koymayı hedefliyordu. Nitekim ordu, hedeflerine ulaşıp darbeyi gerçekleştirdiğinde; CIA’nın Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze’nin, “Bizim çocuklar başardı” dediği hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Evet, Paul Henze’nin dediği gibi 12 Eylül Askeri Darbesi’ni yapan kadro onların çocuklarıydı ve darbeyi de Batı adına yapmışlardı.  Darbe’nin asıl amacı kaosu önlemek değil kaostan beslenen ve SSCB’nin güdümünde gün geçtikçe engellenemez şekilde güçlenen Sol hareketlerin bir darbeyle Türkiye’yi Batı Bloku’ndan çıkarıp, Doğu Bloku’na eklemlemesini engellemekti.

Bütün bu keşmekeşin içinde el altından faaliyetlerine devam eden Fethullah Gülen, bir yandan örgütünü büyütmeye çalışıyor diğer yandan da Hüsrev Altınbaşak’ın işaret ettiği gibi devlet eliyle kamuoyuna sunuluyordu. 70’li yılların karanlık ortamında diğer Nurcular gibi sürekli tatbikatlara tabi tutulan Fethullah Gülen, diğer nurcu liderlerin aksine faaliyetlerini en geniş şekliyle bu tatbikatların gölgesinde yapıyordu. İktidarlar art arda değişiyor fakat Fethullah Gülen ve cemaati önlenemez bir biçimde büyümeye devam ediyordu.

12 Eylül Askeri Darbesi Sağ ve Sol hareketlerle birlikte İslami Hareketin üzerinden de buldozer gibi geçmişti. Dini faaliyetlere kısıtlamalar getirilmiş ve İslami sahada faaliyet yürüten birçok dernek, dergi kapatılmıştı. FETÖ lideri Fethullah Gülen ise 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Sızıntı Dergisi’nde yayınlanan ‘Son Karakol’ başlıklı yazısıyla Kenan Evren ve darbecilere olan desteğini açıkça dile getirmişti. Darbe sonrasında ise hakkında yakalama kararı çıkmasına rağmen yakalanamamış ve ilginç bir biçimde askeriyeyi defalarca ziyaret etmişti. Ayrıca FETÖ lideri, Kenan Evren’in, 12 Eylül sonrası seçmeli din derslerini zorunlu hale getirmekle çok yararlı bir iş yaptığını söyleyerek şöyle diyordu: “Bu iş, öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir – hiç sevabı olmasa da bu icraatı ona yeter, Evren cennete gidebilir” diyordu.

O günlerde Gülen cemaati tarafından çıkartılan ve başyazarlığını Fethullah Gülen’in yaptığı “SIZINTI” adlı derginin Ekim 1980 tarihli, yani 12 Eylül İhtilali’nden bir ay sonra yayınlanan 21. Sayısında derginin başyazarı Fethullah Gülen aynen şu cümleleri sarf ediyordu: ”Bin bir vahşet senaryosunun sahnelendirilmesi karşısında, sessiz ve infialsiz kaldık. Evet, Bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan hiçbir şey anlamadık. Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızla yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi temin etti. Bu düşman kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimaî bünyenin harici bir kısım yalandan temizlenme, arındırılma düşüncesiyle onu aslına irca zaferidir. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en müstesna yeri işgal edecektir. Böyle bir  girişime bir evvelki sene selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçik’e teşekkürler sunulmuştu.”

12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra hakkında çıkarılan tutuklama kararlarına rağmen hiçbir zaman tutuklanmadı. 1983 yılından itibaren siyaset dünyasının yeniden normale dönmesiyle birlikte Gülen Cemaati, devlet kademelerinde en ciddi atılımlarını yapmaya başladı. Dönemin Başbakanı ve 80’li yılların tamamının ve 90’lı yılların ilk yarısının en önemli figürü olan Turgut Özal, Gülen Cemaati’ni bizzat destekliyor ve devlet kademelerinde hızla örgütlenmelerinin önünü açıyordu. 80’li yıllar, Cemaat’in orduya ve polis teşkilatına ciddi olarak sızdığı, ordu ve polis teşkilatlarının yapısına ilk kez müdahale ettiği yıllardır. Polis ve Asker teşkilatlarına ciddi şekilde sızan örgüt, kendi ideolojisine çekemediği öğrencileri çeşitli disiplin cezalarıyla yıldırmakta sonrasında ise bir şekilde okullardan attırmaktaydı. Bu yıllarda ordu içine yerleştirdiği elemanları aradan geçen 30 yılın sonunda ciddi mevkilere gelmiş ve 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin baş aktörlerinden olmuşlardı.

80’li yıllar boyunca faaliyetlerini yurt içinde, belli alanlarla sınırlı olarak yapan örgüt, 1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Orta Asya’ya açıldı. Orta Asya Türkî Cumhuriyetler olarak bilinen eski SSCB bileşenlerinin tamamında Türk Okulları açtılar. Hatta birçok ülkeye Türkiye Cumhuriyeti’nden önce giderek kendilerinden sonra gelen Türk Konsolosluklarına abilik yaptılar. Türk devlet yöneticileri zikri geçen ülkeleri ziyaret ettiklerinde Türk Konsoloslukları’na gitmeden önce Gülen Cemaati’ne ait okulları ziyaret ediyorlardı. Bu okulları gezen Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel gibi Başbakan ve Cumhurbaşkanları okullara ve cemaate methiyeler düzüyor, yurt içindeki çalışmalarını da hızlandırmalarına ön ayak oluyorlardı. Süleyman Demirel ile birlikte cemaatin düzenlediği önemli etkinliklere katılma devlet yöneticileri için bir gelenek haline geliyordu.  Bu okullar aracılığıyla Türk kültürü’nün Dünya’ya tanıtıldığını düşünen ya da Batı Bloku’nda yer alma hasebiyle ABD’nin açıktan himaye ettiği bu örgüte göz yuman siyasiler ülke içindeki yapılanmalarına sessiz kaldılar.

Gülen Cemaati’nin saf insanların omuzlarında, toplanan himmet paralarıyla bir yere kadar büyüdüğü inkâr edilemez bir gerçektir. Fakat cemaatin küresel ölçeklerde büyük işlere girişmesiyle birlikte hala bu saflığını koruduğu, inanılabilecek bir olgu değildir. Örgütün Orta Asya ülkelerine açılması, uzun yıllar propagandasını yaptığı şekliyle SSCB’nin 70 yıllık Komünist bir eğitimle dinden uzaklaştırdığı insanlara yeniden dini götürme amaçlı değildi.

1970’li yıllarda verdiği etkili vaazlarla keşfedilen Fethullah Gülen, tarihin ortaya koyduğu üzere sürekli gizli eller tarafından korundu. 1980’li yıllarda devlet kademelerinde ciddi şekilde örgütlenmesinin önü bizzat devlet yöneticileri eliyle açıldı. Kimileri Cemaatin devlet içinde bu kadar etkinleşmesini Özal’ın dindar kişiliğine bağlarken, birçokları asıl ve doğru sebep olarak Türkiye’nin Batı Bloku’nda yer aldığını ve ABD’nin, liderliğini yaptığı Batı Bloku Ülkeleri’nde “Gladyo” türü yapılanmalar gerçekleştirdiğini, 1980 ve 1990’lı yıllar ile birlikte Gladyo’nun Türkiye ayağı olarak Gülen Cemaati’nin görev yaptığını söylemektedirler.

SSCB’nin çöküşü ile birlikte hemen Orta Asya ülkelerine gidip, eğitim faaliyetleri yoluyla bölge ülkelerini değişime uğratma fikri bizatihi Fethullah Gülen’e ait değildir. Sonrasında ortaya çıktığı üzere örgütün Orta Asya ülkelerine gitmesi ABD eliyle olmuştur. Uzun yıllar Fethullah Gülen’in sağ kolu konumunda olan Nurettin Veren, örgüte dair yaptığı açıklamaların birinde Turgut Özal’ın baş müsteşarlarından birisinin kendisine “Sizin Orta Asya ülkelerine gitmeniz sizin zannettiğiniz gibi oraya Türk kültürünü götürme amaçlı değildir. Siz belki de şahsi olarak fark etmediğiniz eller tarafından oraya yönlendiriliyorsunuz. “ dediğini aktarmaktadır.

Nitekim sonrasında birçok ülke Türk Okulları’nın CIA’nın üssü olduğunu fark etmiş ve örgütün faaliyetlerine kısıtlama getirmiştir. Birçok ülke ise örgütün bu faaliyetlerini fark edememiş ve örgütün uzun yıllar eğittiği kendi çocuklarının eliyle örgütün kucağına düşmüştür. Kırgızistan, Tacikistan ve yakın zaman öncesine kadar Azerbaycan örgütün neredeyse tamamen ele geçirdiği ülkelerdir. Kırgızistan ve Tacikistan’ın birçok Devlet yöneticisi Türk Okulları’ndan mezun olmuş kişilerdir.

ABD, örgüt eliyle Orta Asya’yı dizayn etmeye çalışmakta ve Rusya’nın eski gücüne kavuşması halinde Orta Asya ülkelerine yeniden hâkim olmasının önünü kapatmaya çalışıyordu. Örgütün Orta Asya Ülkeleri’nde ortaya koyduğu başarıyı fark eden ABD, Dünya genelinde Türk Okulları’nın açılmasını sağlıyor, bu okullara yerleştirdiği ajanları vasıtasıyla Dünya’nın nabzını kontrol etmeye çalışıyordu. Nitekim ABD’nin bu faaliyetlerini fark eden Rusya ve Özbekistan gibi ülkeler Türk Okulları’nı, CIA üssü gibi çalıştığı gerekçesiyle kapattılar. Örgüt bir yandan Türk Okulları’nda eğittiği çocuklar üzerinden gerçekleştirdiği Türkçe Olimpiyatları’yla Türk Halkının gönlünü kazanmaya çalışıyor diğer yandan da asli dili Türkçe olan ülkelerde eğitim dili olarak İngilizce’yi kullanarak bölge ülkelerinin Batı ile entegrasyonunu tamamlamaya çalışıyordu.

Dışarıda bu tür faaliyetlerde bulunan örgüt, Türkiye içinde de gücünün zirvesine doğru emin adımlarla yürüyordu. Devlet içinde Paralel yapılanma son hız devam ederken; sanat, spor, kültür, ekonomi vb. bütün alanlara el atarak devlet içinde devletleşiyordu. Kurduğu çeşitli vakıflar aracılığıyla dağıttığı ödüllerle ekonomi, sanat, kültür vb. çevreleri kendisine bağlıyordu. Başkanlığını bizzat Fethullah Gülen’in yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı her yıl düzenlediği organizasyonlarla çeşitli ödüller dağıtıyordu. Bu organizasyonlarda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başta olmak üzere birçok devlet yöneticisi boy gösteriyor, ödülleri bizatihi kendi elleriyle takdim ediyor ve Fethullah Gülen ve cemaatine methiyeler düzüyorlardı. Bir yandan örgütün gücü, diğer yandan yeni darbenin ayak sesleri eş zamanlı olarak ilerliyordu. İnşallah bir sonraki sayımızda 28 Şubat Postmodern darbesine giden süreç, bu süreçte örgütün konumu, darbe sonrası gelişmeler ve nihayetinde 15 Temmuz Askeri Darbe girişimini ele alacağız. Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere esenle kalın.

 

Salih Seriyye

(Genç Muvahhidler Dergisi / 9.Sayı)

 

 
  Son Yüklenenler

30.12.2017
Ehl-i Kitap’a Muhalefet ve Yılbaşı - Ebu Lubabe
16.03.2017
Ebu Muhammed el-Makdisi:
16.03.2017
Ebu Katade el-Filistini: “Cihadi akımda olması beklenen değişimler”








02.06.2020

Nerede olursan ol Allah'a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.

(Tirmizî, Birr, 55)

İnsanların en cahili, ahiretini başkasının dünyası için satandır.

(Ömer radiyallahu anh)